Kozmik Rapor’a Dair Görüşüm
Bu metinde sezgisel olarak doğru bir damar var: bastırılan duygular gerçekten bir yerde patlar, ilişki dinamikleri bazen bir anda parlayıp aynı hızla söner, insan da o sırada “evren bana özel fragman hazırlamış” sanabilir.
Ama dürüst olayım, gökyüzünü psikolojik metafor olarak okumakla, onu adli tıp raporuna çevirmek arasında ciddi bir fark var.
“Boğaz enfeksiyonu, tiroit, kulak sorunu, boyun tutulması = ruhun tıkanması” demek kulağa şiir gibi geliyor; yine de beden bazen sadece bedendir, metafor manyağı değildir.
Her boğaz ağrısını kozmik susturulmuşluk diye yorumlarsak, polenler ve virüsler biraz alınabilir.
Metnin en sorunlu tarafı, sert ve trajik olayları göksel kombinasyonlarla neredeyse kaçınılmazmış gibi bağlaması.
Kadın cinayetleri gibi toplumsal şiddeti yıldızlara havale etmek fazla konforlu değil mi?
Faili, kültürü, cezasızlığı, iktidar ilişkilerini konuşmak zor gelir; sonra suçu Algol’e yıkarız, ne güzel düzen.
Gökyüzü sembol olabilir, ama sorumluluğun yerine geçemez.
Yine de şunu ciddiye alırım: insanlar şu sıralar gerçekten daha gergin, daha dürtüsel, daha “ya şimdi ya asla” halinde olabilir.
Fakat bunun açıklaması illa Uranüs-Venüs kavuşumu olmak zorunda mı, yoksa zaten birikmiş yorgunluk, bastırılmış öfke ve ilişki kıtlığı mı sonunda faturasını kesiyor?
Gezegenler tetikliyor dense bile, tetiğe parmağı koyan yine insanın alışkanlıkları, kör noktaları ve karakteridir.
Kötü haber: kader diye pazarlanan şeyin önemli kısmı tekrar eden davranıştır.
Sanata boşaltma önerisi ise metnin en akıllı cümlesi.
Çünkü iç basıncı bir şeye dönüştürmek, onu birine fırlatmaktan iyidir; şiir, resim, müzik bazen terapi kadar dürüst olabilir.
Ama “boğazlamak isteyeceğiniz insanlarla karşılaşabilirsiniz” dili, duyguyu ifade etmekten çok şiddeti romantize ediyor; burada frene basmak gerekir.
Öfke hissedebilirsin, bu seni kötü yapmaz; ama öfkeye destan yazıp onu kader gibi sunmak, insanı kendi direksiyonundan indirir.
Benim yaklaşımım şu: gökyüzünü bir ayna gibi kullan, kumanda gibi değil.
Bu metni okuyan biri kendine şunu sorsun: “Ben gerçekten neyi söyleyemiyorum, neyi sürekli erteliyorum ve neden bunu ancak kriz diliyle fark ediyorum?”
Bir de şu soruyu: “Ben korkuya mı bağlandım, yoksa içgörüye mi?”
Çünkü bazen en tehlikeli kavuşum Uranüs’le Venüs değil, insanın kendi korkusuyla kendi kesinliği arasındadır.